15 Aralık 2011 Perşembe

Doksanını geçmiş birine borsayı nasıl anlatırsınız?


2001’di… 

Hikâyenin kahramanların ailemin insanları. Baş kahramanı ise Dapire namı değer ‘’Kutu Ebe’’. Annemin, babasının, annesi! 

Neyse uzatmayalım... 

Yine bir vakit gri Ankara’dayım. Başbakan Bülent Ecevit’in Cumhurbaşkanı Sezer’e Anayasa’yı fırlattığı zamanlardı. Bir dayım diğer dayıma borsa da oynaması için bir miktar para verdi. Mevlan Dayım parayı borsaya koyar ve zamanla kağıdın değeri arttıkça da Doğan Dayım’a haber verir. 

… 

O sevdiklerini hep 'güzel' diye severdi
Bir gün Doğan Dayım’ın neşeli olduğuna gören Kutu Ebem Kürtçe neşesinin kaynağını sorar. Dayım da nasıl anlatsın kadıncağıza borsaydı, endeksti, kurdu diye bir yolunu bulur ve başlar anlatmaya. ‘’Dapire, benim koyunlarım var..’ dedi. Dedi demesine velhasıl Dapire bunları gerçek sandı. Dayımda mutluluğa ortak olsun diye bozmadı. Zamanla güleç yüzlü Dapirem sürekli koyunları sormaya başladı. Dayım da koyunların kuzuladığını 3 koyunu varken şimdi 5 koyunu olduğundan anlattı. 

Bu koyunlar günden güne artarken bir sürü sayısına ulaşacak kadar çıktı; ama doğa işte… 

Dayım yine bir gün eve geldiğinde, Dapiremi sürünün merakı sarar ve üst kata çıkar. Dayım yorgun, argın ve hatta üzgündür. Ecevit, Anayasa’yı fırlatmış hâlâ adını bir kerede söyleyemediğim devalüasyon olmuştur. 

Dayımı üzgün gören Dapirem neşelendirmek için koyunları sordu. Dayım tebessümle bakarken ‘’Ne desem de battığımı anlatsam Yasin’’ derken suyundan bir yudum aldı ve,.. ‘’Kur dengelerindeki… Ya!.. Daprire Dapire sorma sorma kurt geldi sürüyü talan etti’’ dedi. Ben bir yandan Dapiremi ‘’ya hepsine bir şey olmamış üzülme’’ diye ikna etsem de dayımın üslubuna, örneklemine gülmekten alamadım kendimi…   

Huzurla uyuyasın Dapire… 




7 Aralık 2011 Çarşamba

Normal bir yazı!

Lütfen daha fazla çağ atlamayalım zira bir çağ daha atlarsak ben bildiğin ''geri kafalı'' olacağım! Daha önce de bahsetmiş yaşlanmak kendinden sonraki neslin davranışlarını anlamlandıramamak olsa gerek demiştim... Tamam ama ben ben çağımın insanlarının ''normal görme sendromu''nu da anlamıyorum... Normallik konusunda aklım çok karışık. Sahi nedir la normal!.. Ben mi normal olanla olmayan arasına bu kadar kalın bir çizgi çekiyorum yoksa ülkeler arasındaki sınırlar dahi kalktı da benim haberim mi yok?!

Şöyle bir açıklama kısa bir süre de olsa dün gece uyumama imkân sağladı ama bir şeyin süreklilik kazanması ya da farklı insan grupları tarafından benimsenmesi onu normal kılabilir mi? -Muhafızlar alın bu muhafazakarı 2012'ye girmesin-  Tarihte böyle bir replik var mıdır acaba?

Bu metinde kişisel haklara tercihlere zerre kadar garezim yok! Ancak yemyeşil  ya da adalet dolu bir dünya istemek hatta kazanım olarak saydığınız duygusal değerleri  dahi korumak istiyorsak ‘normal’i yeniden ele almalıyız…

Bir de ''gayet normal'' var ondan hiç bahsetmiyeyim dinleyelim...

Bulutsuzluk Özlemi - Normal (Bülent Ortaçgil)

Saat: 24: 36

Çok acayip: Az önce metrobüste kavga çıktı. Bir grup taraftar anıra anıra küfürlü konuşurken, bir adam, ''lütfen gençler, yeter artık!'' dedi. Tartışma, kavga sürdü de sürdü. Taraftarlardan hariç normal karşılayanlar o kadar çoktu ki adamın üzerine yürüdüler, ''bizi yolumuzdan etme, burası Türkiye normal, gece gece...'' Metrobüs köprü çıkışında durduruldu. Uyaran adam savcı çıktı. Polisleri çağırdı. Adamları karakola postaladı. Kendi de başka bir polisle taksiye bindi. Sonra o normalci kalabalıktan bir adam çıktı ki aynen şöyle dedi: Ya adamın babası Fenerli, kendi Cimbomlu birbirlerine ana avrad küfür ediyor, ben Trabzonsporluyum anneannemin anasına küfrediyorum, değişmez abi ya biz böyleyiz yüzyıllardır ne bu şimdi savcı gücünü kullanıp gençleri karakola götürmeler. Aklıma Behzat Ç.'deki replik geldi ve ağzımdan çıktı: La saçma saçma konuşma. Derken metrobüs şoförü sesini yükseltti, ''Bıktım artık çok iyi oldu...'' dedi. Aracı kullanan şoför olduğundan mıdır nedir, normal karşılayanlar da haklı buldu. ''Bu kadar da olmaz'' diyecek kadar oldular en azından...

30 Eylül 2011 Cuma

Süper Mario ve Hugo karakter analizi

*Süper Mario da, Hugo'da hatunu başkasına kaptırmıştır;

ama…

Süper Mario musluk tamircisidir, Hugo ekmek elden su göldencidir,

Süper Mario işçidir, Hugo medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardır,

Süper Mario devrimci gibi ‘’görünür’’ -yumruk hep havadadır- ,  Hugo liberaldir,

Süper Mario ekmeğinin peşindedir, Hugo ormanda hakara kikiri peşindedir

Süper Mario insandır, Hugo ne idüğü belirsizdir

Süper Mario aldatılmamıştır, ama Hugo aldatılmıştır boynuzlarından bellidir (Hugolina, bence Cadısila'nın timsahı ile aldattı Hugo'yu)

Süper Mario ''eyvallah'' der, Hugo, ''yenilen pehlivan güreşe doymaz'' der,

Süper Mario sinemadan parayı vurmuştur ama Hugo atariden öteye gidememiştir,

Süper Mario kardeşini satmıştır, Hugo ormandaki arkadaşlarını satmamıştır,

Süper Mario zekidir, Hugo saftır,

Süper Mario yaşasa HES'te çalışırdı, Hugo yaşasa HES'çilere karşı savaşırdı,

Süper Mario arkasına güvenmez, Hugo güvenir,

Süper Mario ingiliz anahtarını kaptığı gibi kavgaya dalar, Hugo gider arkadaşlarını toplar.

25 Eylül 2011 Pazar

Yine eskisi gibi oldu mevsim...

Uzak
Yine eskisi gibi oldu mevsim... Soğuktan titreyen kapılar, ıslak yollar, İstiklâl'deki bir sinemanın arka çıkışından gerçek hayata -akşamın kuytuluğunda- tenha bir sokaktan giriş yapan mutlu çift, pencere camında tutunmaya çalışan kendini bilmez yağmur damlası, Dolmabahçe'de gece yarısı yaprakları temizleyen hayalet çöpçü, Beşiktaş İskelesi'nde günün yorgunluğunu denizin beşiğinde atan yaşlı gemi, yolcu kokan minibüs, iki bira içip üzgün ve hırçın gözlerle etrafı kesen amca kılıklı genç, gecenin köründe takside dahi uyumana izin vermeyen vaktini çoktan aşmış, seni istifaya meillendiren iş telefonu, öğlen kalktığında kahvaltı niyetine içilen soğuk meyve suyu, ekmek arasındaki yalnızlığına isyan eden kaşar, otogar yalnızlığı,... Böyle geliyor mevsimin halleri... 

Ve çok uzakta, kuru bir yolda, ortalama bir hızla seyir eden arabanın tekerleğinin sesi kadar huzur vermiyor, ağaç dallarının birbirleriyle fısıldamasını saymazsak... Bu mevsimin getirdikleri!


24 Eylül 2011 Cumartesi

Velhasıl

...

Çok da alkol alan biri sayılmam, peder...
Zulamda bir Rus votkası vardı.
Velhasıl...
Diktim.
Bitti!

...

Hediye niyetine verilen kitaplarım vardı, peder...
Her sabah gözümü kaçırdığım.
Velhasıl,
Yaktım.
Attım!

...

Bir çocuk vardı peder...
Dokununca tüm vücudu titreyen
Velhasıl
O bile alıştı.
Sıradanlaştı!

...

Ağlayan kadınlardan nefret ediyorum, peder
Bana 'çocuk'u hatırlatıyorlar,
Velhasıl...
Geçti.
Gitti!

...

Günah çıkarıyorum peder,
Velhasıl...
Velhasıl, sen bunu haneye, yine de işle

...

Eylül 2011

10 Eylül 2011 Cumartesi

Satır başlarından V

Perfume/Koku
Çocuk, ruhunun karşısına oturuyor. Neredeydin der gibi? Ruh, yalan söylediğini belli etmeye çalışıyor, yalan söylediğini biliyor, çocuk. ''35 senedir, yalan söylerim'' diyor, Ruh. Ve ekliyor, ''sen niye böyle alenen anlatıyorsun?''. Çocuk, ''belki vazgeçersin'' dediğinde, ruhu ''belki, bir gün yalan söylemek zorunda kalmam''diyor. Bir süre yine her zamanki gibi birbirimizi kokluyoruz!.. Gözleri nemleniyor sanki Ruhun, çocuk görüyor ama söylemiyor...

Konu alternatifler olunca ''a'' ve ''b'' iyi de ''c...''nin Allah belasını versin!

Akrep ve yelkovan arasındaki saygı azcık saniyede de olaydı...

Şu sıra metrobüs insanları sakin ama ben git gide ''Ali kıran Başkesen'' bir insan oluyorum... Otobüs şoförüne anlattım ''metrobüse binmenin yan etkileri'' deyiverdi.

Gözüm kıpkırmızı olmuştu, soğuk su filan vurdum ama nafile... Doktora gittim. Kadın doktor ''ne oldu böyle'' deyince hiç çekinmedim, doktor dedik halden anlar ''Yüzüme krem sürerken parmağımı gözüme soktum'' dedim. Atılan kahkaha yüzünden dışarıdaki hastalardan birkaçı odaya girdi! Laaann!!!!

E-postama, konusuz ileti düşünce gece gelen telefon gibi tedirgin oluyorum...

Erkek insanın, yanındaki kadına kumsalda olmanın verdiği doğallıkla ve bir yakınlaşma cümlesi olarak ''Üstüne uzanabilir miyim?'' dediğini duydum... (Delice sevişmek istiyor ama doğru cümleyi bir türlü bulamıyor)

Sen harala gürele çalışırken gecenin bir vakti elinde içkiyle ofisin kapısını çalan insana arkadaş denir!..

Ne güzele ''negzel'' diyen insanla her yere gidilir...

''Beni böyle sev seveceksen'':)
Hani bir grup rüzgar sırf yeryüzündekilerin aklı çıksın diye bulutlara acayip şekiller veriyor ya ben çok fena mutlu oluyorun be... Ancak siz öyle hayranlıkla bakakalırken bir uçak da her şeyi bok edebiliyor! Bir de böyle havalarda hiç bir insan evladı çalıştırılmamalı.

Bazen Tanrı'nın yardım etmesi yetmez, sevmesi de lazım...

17 Temmuz 2011 Pazar 15.03 Metrobüsteyim. Bir kez daha pazar günü şu saatte işe giderek normal hayatımı kutsuyorum!

En iyi tanıdığınız insan mutfak dolabında neyin nerede olduğunu bildiğiniz insandır!

FTÜK: Facebok, Twitter Üst Kurulu. Kurasım var!

Bence; 'pazar sendromu', 'pazartesisendromunu'nu çok pis döver!

19 Ağustos 2011 Cuma

40 adetlik kav kibrit kutusunun içinden yanmamış olanını seçebilmek

''Bence bütün mesele o 40 adetlik kav kibrit kutusunun içinden yanmamış olanını seçebilmek; ama aslolan yanmış olanı o kutuya tekrar koymamaktır!..''

*Ben insan ayırıyorum hatta bazen kayırıyorum…

*Gece yolcusu gündüz yolcusundan daha entelektüel; fakat daha bir kederli...

*Metrobüsteyim. Aslında o an metrobüsteydim. Yine abanarak bindiler, şoförün iki arkasındaki tekli koltuğa oturdum. Önce şişman ve çirkin kadının, kendisine göre zayıf ve yakışıklı kocasına nasıl yer kaptığına şahit oldum! Sonra o kocanın karısına yediği ''ekmek arası tavuk'' yüzünden ''sen de çok masraf oldun'' demesine... Masraf! Kadın ezilerek cevap vermeye çalıştı. Herif, ''evde ekmek var mı'' dedi. ''Yok''u hesaplanmış bir soruydu! Kadın, ‘’işten çıkar çıkmaz yanına gelmemi isteyince…’’ dedi. Herif, kadının ağzına gazete kağıtlarını sokarcasına, tıkarcasına aşağılamaya devam etti. Metrobüsten indiler, herif üç dört adım önden giderken, kadın olağan gücüyle ona yetişmeye çalışıyordu…

*Bu defa sağımdan bir yakarma sesi geldi. Otuzlu yaslarında,  fönü bozulmuş kestane rengi dalgalı saçları, dudağının çevresinde belli belirsiz duran kırmızı ruj izi ve iyi temizlenmemiş makyaj kalıntılarıyla bile ''buradayım'' derken; etrafındaki erkek insanın ''ne iş'' bakışlarına ''hadi lan'' demeyi de ihmal etmiyordu. Belki de aldırmıyordu.

Bir derdi, bir sıkıntısı var, telefonun tuşlarına basışından, etli dudaklarını ısırmasından ve tabii dolmuş gibi bakan gözlerinden belliydi. Telefondaki sesi katlanarak dinlediği telefon ile kulağı arasındaki mesafeden anlaşılıyordu.

Yine ''yanık ruh'' kokusu geliyordu burnuma...

Kadın ''adam sapık çıktı'' dedi!!! Tekrarı olmadı bu cümlenin, yanıldım sandım; ama hemcinslerimin yavşakça bakışlarıyla teyit edildi duyduklarım.

Kadın 'Rıfat abi' diye seslendiği herife gelip kendisini alması için tüm çaresizliğiyle ''hadi be Rıfat abi'' diyordu. Diyordu ama… Telefondaki sesin niyeti kadının yüzünden ve çaresizliğinden okunuyordu. Bir süre sonra. ''Bakarız abi, bakarız abi'' -ses tam burada titrek ve kısık çıkıyordu-. Kadının yüzünde mâhkum ifadesi belirdi! ''Tamam kalırım; ama 2 gece sadece'' dedi. Gözü, gözüme değdi. Utandım. Evet ben pür dikkat kadını dinliyordum…

Bir süre etrafta kadına bakan heriflerin gözlerine baktım uzun uzun…

Kadın bir telefon daha etti, bu kez bir kadındı aradığı kişi ve onda kalmak istiyordu. Telefondaki kadın kendisinde kalabileceğini söylemiş olacaktı ki, minnet cümleleri dolaşıyordu etrafta. Ancak minnet cümlelerinin sonu koşullu cümlelerle bitti, Otobüsteki kadın, ‘’Ben Rıfat hayvanını ikna edersem, gelebilirim Sezen, öyle bir kaçtımki paramı bile almaktan vazgeçtim’’ dedi… Uzunçayır durağına geldik, indim, saat 02.43’tü hızlı adımlarla merdiveni inmeye çalışırken benden daha acelesi olanlar taksilere binip uzaklaştılar.

Taksi beklemeye koyuldum. Şöyle bir döndüm. Kadın sağımdaydı. Gözüm, gözüne değdi. Tebessüm etti. Nereye gidecektiniz diye sormakla sormamak arasında kalırken o bezmiş bir ses tonuyla ‘’sigaran var mı’’ dedi. Sustum, sigara paketini uzattım, o da ince parmaklarıyla içinden bir sigara alıp paketi geri uzattı.’’Nereden diyemem’’, ‘’ne iş yapıyorsun’’ diyemem cevap verse şaşıramam’’ en iyisi yine susmak... O susmadı. Sen ‘’bir hayli iyi bir dinleyicisin’’ dedi.

Ben, ‘’laf soktu yok yok, konuşmak istedi’’ diye düşünürken biraz daha yaklaştı. Alttan alırcasına ‘’iyi bir buluşma değildi sanırım’’ dedim. Hiç mi hiç durmadan, ‘’genelde iyi olmaz’’ dedi.

Bir şey yapmalıydım. Rıfat denen herifin arabasına binmek zorunda olmamalıydı, en azından benimle karşılaştığı için ‘’şimdilik’’ böyle olmamalıydı… Bu kadının en azından bu gece istemediği bir adamla yatmasını istemiyordum, hatta pezevenkliğini devletin yaptığı genel evlerdeki kadınlar da dahil kimse istemediği bir varlıkla uyumamalıydı. -Ne yazık ki bu kimseler hep kadın-

Kadın sigarasını yakmak için küçük el çantasına baktı, ceplerime bakındım, ben kibrit kutusunu uzatırken; kadın, ‘’ben eskortum’’ dedi. Ben de başımı sallayarak farkında olduğumu belirttim. Anlamamış gibi yapıp ‘’nasıl’’olduğunu sorunca metrobüste fazlasıyla dikkat çektiğini söyledim.

Kadın yeni aldığım ve içinden sadece bir tane çöpü kullandığım kirbit kutusunun içinden birini seçti. Denedi yanmadı, bir daha denedi, yanmadı… Kirbitin ucunu ışığa doğru tuttu, ‘’halbuki yeni aldım’’ diye fısıldadım, ‘’sen çeksen yanık çıkar mıydı’’ dedi.

Fısıldamaya devam ettim, ‘’Bence bütün mesele o 40 adetlik kav kibrit kutusunun içinden yanmamış olanını seçebilmek; ama aslolan yanmış olanı o kutuya tekrar koymamaktır!..’’

Utana, sıkıla yanlış anlaşılma korkusuyla yanıp tutuşan dilim tüm cesaretini topladı, elim cebimden çıkardığı kağıt parayı başka bir taksiye binsin diye uzattı… Kadın ‘niye’’ der gibi baktı, dilim hiç  çekinmeden, ‘’en azından bugün istemediğin bir adamla yatmazsın’’ dedi. Kadın durağa yanaşan taksilerden birini göstererek ‘’ az sonra damlar benimki en azından bu geceyi atlatsam kafi’’ dedi. Durakta sıralanan taksilerden birine bindi. Yaz sıcağında bindiği taksinin camını kapattı!..


9 Temmuz 2011 Cumartesi

14356. başvuru!

Az önce bilgisayarın ''ıvır zıvır'' dosyasını karıştırınca dört sene önce ajansara gönderdiğim cv'min giriş yazısını tebessümle okudum. Okudukça o vakitler nasıl çırpındığımı hatırıma getirdim. Uzatmadan...

Şimdi söz Coyete'nin:  

Evet,  belki Road Runner’ı yakalayamamış olabilirim. Fakat bunca süre yaratıcı planlarımı, yılmayan irademi ve gerekirse en baştan başlayabilme yetkinliğimi de göz ardı edemezsiniz değil mi?

Siz de izlemişsinizdir, şimdi… Yapmayın!!!

Ben, Road’u yakalamaktan vazgeçtim. Warner Bros çizgi film sektöründen ayrılacağımı öğrenince, başvuru yaptığım çizgialtı ajanslara haber salmış: ‘Almayın onu’ diye.

Mesela en son anlaştığım yere Duffy Duck’u almışlar, inanabiliyor musunuz?

Ama ben hâlâ yılmadım.

Sevgilerle…

Hayallerinin peşinden koşan bir çizgi film kahramanı.

Coyete







5 Temmuz 2011 Salı

Warner Bros'ın gazına geldim!



'Hasta la vista, baby'
Eğer benimle sinemaya gittiyseniz ve film beni bir hayli etkilemişse, -muhtemelen kafamın içindeki set ışıkları hâlâ sönmediğinden veyahut kamera kayıtta olduğundan- anlattığınız şey atmosferde bir yerlerde ilgisizlikten yakınıyordur…

Hakkını yemeyeceğim, Terminatör ve Geleceği Dönüş filmleri bu duygunun ilk tohumlarını attılar. –hele o zaman yolculuğu treni yok mu, bence, benim trenlere olan sevdam ondan- O filmleri izledikten sonra, filmin etkisi geçmesin diye görsel temastan olabildiğince kaçınır yatağın içine ağır yün yorganın altına girerdim. Herhangi bir ışık süzmesi zihnimde kurduğum filmin beklenen devam serilerinin ön hazırlıklarını yok edebiliyordu…

Hani öyle böyle değil!
Çocukluk yıllarımdaki bu ritüelim zamanla yatağımı kah film setine, kah uzay üssüne, kah uzay mekiğine çevirse de sabah kalkıyor olmak çok içler acısıydı… Uzay mekiğinden inerek çıplak ayakla tuvalete doğru giden, ben!

Neyse sevgili okuyucu ve ya herhangi bir internet aramasında blog’uma denk düşmüş bu cümleye kadar gelmiş acemi sörfçü, bu etkiler yine yıllar sonra fena halde süpermen’de, spiderman’de beni rüyalarda bir hayli uçurmuş sağ salim yere de indirmişti ki; Yüzüklerin Efendisi ekibi yıllarca zihnime çadır kurdu…

Sanırım izleyenleriniz hatırlayacaktır,- Gandalf:5.günün şafağında beni bekleyin, şafakta doğuya bakın- dedi ya, sinema koltuğuna heyecanla yapışan ben ayağa kalkıp, ‘’atımı getirin lan’’ diye haykırmamak için sıkıca tutundum. O an, o kelamı söyledikten sonra filmin en heyecanlı yerinde göstermiş olabileceğim bu tepkinin sonrasındaki ‘bitmişlik’ hissiydi, kalkmamak için koltuğa sıkıca tutunmamı sağlayan.

Yüzüklerin Efendisi/ Kralın Dönüşü… Son serilere sonra geleyim evet kapanışı bunla yapalım ama öncelikle ‘’Otobotlar dönüşün’’…

Transformers Ay’ın Karanlık Yüzü… Kadıköy Rexx’in bir numaralı büyük salonunda heyecanla beklediğim filmin üçüncü serisini izlerken yine o karanlık atmosferde 5-6 kişi birbirimizden bağımsız sakince film izliyoruz.

Böyle bir sakinlik içinde içimde hiç beklemediğim bir adrenalin patlaması yaşadım, Optimus Prime’in o sözü hâlâ kulaklarımdadır, ben bu yazıyı yazarken- otobotlar dönüşün- Bir anda azalarak yükselen sesimle ‘’Allah için dönüşün’’ diyerek haykırdı.Sonra susuzluğum zirve yaptı ve yanımda duran kuzenime ‘’galiba çok heyecanlandım alkol almam lazım’’ dedim. Tabii o benim kendinden geçmiş halime gülmekten duydu mu, bilmiyorum.

Peki ya sonra;

Seri filmlerin mutlu sonları bile boşluk hissi yaratıyor ben de. Bakın Froda ne yapıyor acaba, ya da Spiderman ya da daha dün tek kolunu kaybeden Optimus… Bilmiyorum, çok eğlenceli duygular içindeyim…

Not: Hele suarede (akşam gösterimi) daha bir kendimi kaybediyorum!





21 Mayıs 2011 Cumartesi

Satır başlarından III

-İncir Reçeli’ni izledim yatağımdan kalkar kalkmaz, s.çtı ağzıma. Ne demek zaten nadir bulunan bir insanı sevme-sevişmeyi düşleme hâlinin eylemsiz kalması…

-Geçen metrodan yürüyen merdivenlere tırmanırken, solda duran ‘yaşlı odun’dan müsaade istedim ‘yürüyeceksen normal merdiveni kullan’ dedi. Sanki o merdiven geri geri gitti be...

-Bir gece şöyle bir gezdim bir değil birçok bara girdim, Galatasaray Lisesi’ne yaslanıp sigara içtim, kestaneciyle konuştum, biri bana adres sordu ama onu sonra anlatayım. Sevgililere kulak astım, iki sıkı arkadaş gibi görünen adamı dinledim, seyyar satıcıların nasıl ne sattıklarına baktım, dilencilerin dilenme tekniklerini ne denli bir profesyonellikle icra ettiklerine afalladım, biri gelip bana adres sordu demiştim ya, ‘bilmiyorum’ havasındaydım ‘bilmiyorum’ dedim, karşımdaki ‘valla mı’ dedi. Gülerek ‘valla bilmiyorum’ dedim.

-Vallahi, yeminen, hakikâten, essahtan, şuradan şuraya gitmek nasip olmasın, sabahı görmeyeyim, yukarıda Allah var, en adi şerefsizimki, yalancının ….’, beni Mehmet’e sor inanmıyorsan, anam avradım olsun, na buraya yazıyorum…

-Ah o Mehmet o Ayşe bir gün bir bir anlatsa ya…

-Bu akşam kendime birkaç görülecek sokak ve çıkılacak yokuş buldum. Bakalım nası geçecek? Sıraselviler’den başlıcam beni görürseniz çağırın lan, çekinmeyin. Bakkalın çırağı gibi koşar bisküvi alır gelirim. Çaya bandırırız…

-â:  en entelektüel harf

-‘Zaten’ ukalanın ta kendisidir, daniskasıdır ama mesela, ‘mesala yok mu mesela’ o efendidir. Karşıdakini kırmak istemezin cümle başı kelimesidir.

-Geçen pazar istifa ettim, istifamı ciddiye almadılar lan! Valla!:)


10 Nisan 2011 Pazar

Yoruldum A.Q, gerçekten yoruldum! / Parliament Pazar Gecesi Sineması'ydı, gördüğüm...

Cümleleri gelecek zamana yaydım... Bir çalışma esnasında, içi geçen benin Parliament Pazar Gecesi Sineması'ydı ve reklamlardan sonra film devam etmiyordu...


Dış ses: Bugün pazar

Altı saat sonra hazırlanıp Taksim'e doğru yol alacağım... Yine metrobüse ve metroya abanırcasına 'binen' insanlara şaşıracağım. İçimden bir kere daha; sakin sakin binin, efendi olun, adam gibi binin lan,  HAY S.KCEM YA' feryatları geçireceğim. Mecidiyeköy'deki köftecilerin dumanlarının arasından geçeceğim. Metroya ineceğim, yürüyen merdivende sol tarafta durup, kımıldamayan 'odun'a, 'izin verirseniz!' diyeceğim. Sonra, tam Taksim Meydan çıkışındaki metro merdivenlerinde o 'OĞLUUUMMM' diyen dilenci kadın, fena halde vicdanımı sızlatacak; ama hızlıca tırmanarak atlatmaya çalışacağım onu... Karşıma çıkıp, 'bir yemek parası versene desin' ona da razıyım. Velhasıl cesaretim olsa, 'teyze ne olur, her akşam bu ruh haliyle işe giden şu 25 yaşındaki yaşlı, sakallı -bir hayli uzadı be- çocuğa acı bir sus, sus ulan, allasen SUS, her gün şuradan geçerken duyduğum o sesin ve iletin ok gibi sırtıma saplanıyor, basamakları bitirmeden yığılacak gibi oluyorum' demelerim bitecek ve teyze ağlamaya başlayacak. Yanına oturup 'teyze valla seninle bir sorunum yok, aslında. Ancak -bağlaçlar yalan söylemez seninle bir sorunum var- her akşam saat 22.00 sularında ofise geçip, sabah 08.00'e kadar klavye döven ben, çok yoruldum be!' diyeceğim. Evden şu basamaklara gelene kadar senin baskını hissediyorum, kulak memelerimde! İyiyden iyiye filtreli dertlere gark ediyorsun beni.' diyeceğim.

Sonra, Bambi'yi arayıp, Taksim Metro girişindeki merdivenlere bir portakal suyu, teyzeye de bir ayran, bir dürüm döner' diyeceğim. Telefondaki ses 'taşşak' mı geçiyon lan' diyecek, ben kim olduğumu belirten o iletiyi söyleyeceğim ve inanacak'. Anlatmaya devam edeceğim, 'tamam iyi kötü geçiniyoruz ama ne ingilizce kursuna gidecek zamanım var ne de  ALES'e hazırlanacak vaktim. Yaş ilerliyor teyze ama biz aklımızdakileri yapacak vakit bulamıyoruz' diyeceğim. Bambi'deki eleman gelecek 'abi kusura bakma' diyecek 'yok lan bende olsam aynı şeyi derdim, diyip geçiştireceğim.Teyzeye, dürümü ve ayranı uzatıktan sonra, düşünceli bir ifadeyle yediğimiz tostun ve dürümün ne denli önemli bir konuya malzeme olduklarını hissetireceğiz, gelip geçenlere. Teyze, dürümü iştahla çiğneyerek bana, 'zaten sizin bir bu tür dertlere zamanınız yok' diyecek. Ben, ' ya teyze haftada bir gün iznim var, cumartesi sabahı 8 de çıkıyorum, pazar akşamı ofise geri giriyorum, ben hangi arada uyuyayım, hangi arada kahvaltıya dahil olayım, sinemaya gideyim, kitap okuyayım, sosyal içicilerin arasına karışayım, yeni insanlar tanıyayım' diyeceğim aklı iyice allak bullak olacak.

Sessizce oturacağız...

Tam o sırada, sevgili genel yayın yönetmenim oradan geçecek. Aynı şeyleri, ona da anlatacağım. Teyze, ağzındakileri bitirmeden taneler saçarak beni onaylayacak. Ve genel yayın yönetmenine o sihirli kelimeyi kullanacak, 'Oğğluuummmm '. Yönetmenin gözleri yuvalarından çıkacakmışçasına hızlıca dönecek, 'Tamam bundan sonra seni gündüze alıyorum, cumartesi-pazarda tatilsin' diyecek. Ben de, huzurlu bir tebessüm oluşacak. Teyze genel yayın yönetmenin yanağını okşayarak yine ,oğluummmm' diyecek. Yönetmen vicdan azabından, kıvrım kıvrım kıvrılıp, 'dur dur en iyisi seni bir de sabah 9 akşam 5 arası çalıştıralım, e bir sene oldu maaşına da yarı yarıya zam yapma vaktidir' derken.

03.41 ve 03.58 arası (iç geçimi)
Ben üşüdüğümü hissedeceğim...

Karanlık ofisin, en az yüz yıllık olan balkon kapısı gıcırdayarak sonuna kadar açıldı. Ayaklarımı masamdan kaldırıp, doğruldum. Bilgisayar ekranın düğmesine bastım 03.41'di. Topu topu 17 dakikalık bir 'iç geçimi' yaşamıştım. Nefes alırken üşüdüğümü hissedince, bir bitki çayı içmem gerektiğini düşünerek mutfağa giderken, önce lavaboya uğrayıp yüzüme su vurdum. 'Ketıl'da suyu ısıttım, poşet çayı fincana koyup, üstüne 'şoruldayan' sıcak suyu aktardım. Karanlık holden balkona doğru ilerledim. Bakmaktan haz aldığım o manzara baktım, boğaz, deniz, çamlıca he birde ritim olarak çarpık kentleşme. Odamdan bakınca gördüğüm aynı manzaraydı, denizi ve boğazı çıkartırsak!

Çaydan bir yudum aldım, sonra bir yudum daha az önce gördüğüm-çalışmaya geçene kadar bu müzik kulaklarımda yankılanıyor- 'parliament pazar gecesi sineması' 25 karelik kısa bir özet geçti. 25. kare de üşüyordum. 'Zorla güldüm, sert bir 'heeh' çıktı kapalı dudaklarımdan teperek, burnumun çevresine yankı yaptı.

Açılan dudaklarımın arasındaki dilim, içeride sağa sola vurarak şu kelimeyi çıkardı. Reklamlar


(Bugün, bana göre, bu keyifli yazıyı yazdırtan teyzeye bir şeyler bırakmanın vaktinin geldiği gündür, bir de fotoğrafını çekeceğim)

22 Mart 2011 Salı

Yobaza yazar

 'Ortadoğu'da yalnızlaşan İsrail mi yoksa son devrim dalgasında arası iyiden iyiye İslam ülkeleriyle açılan Türkiye mi' dedim kendi kendime...

Metrodayım.

Derken, Vakit'e satsam iyi olur bu fikri' dedim ya da Zaman'a: 'Yalnızlaştırılıyoruz' slogana bak be... -ah bugün de zengin olasım yok- Yorgunum uyumam lazım galiba dememe kalmadan, sonra yine düşüne durdum, 'insan inanmadığı ''ürün''e de sevmeye sevmeye de böyle okkalı mesaj içeren şey yazar mı' dedim. Uykusuz aklımdan korktum. Bırak muhafazakarlaşmayı yobaza çalıyor rengi, böyle kahverengi sarımtırak bir şey... Neyse ki eve vardım, daha çok düşün-dürt-meden...

19 Mart 2011 Cumartesi

Hasskt.r be yine mi!

Benim permütasyon ve kombinasyonla hiç işim olmadı, çok ayrılıkçı geldiler bana; ama olasılığı hep sevmişimdir… 

Uyanış halleri
Bu yazı sabah dörtte yazılmıştır. Siz bloger'ın dediğine bakmayın. Ya da haklı olduğu taraflar olabilir bu aralar vücut saatim şaşırmış durumda... 

Eğer benim gibi bir çalışma saatiniz varsa, gececiyseniz sakın bir buluşma verip de uyumayın, yoksa saat 17.00'de verdiğiniz söze gecenin 04.00'ünde çapaklı gözlerle telefonunuzdan süzülen beyaz ışığa aldırmadan yerinizden zıplayarak, 'hassk.trler' çeke çeke bakarsınız. 

Sürpriz tatil bitti. Akşam 22.00'de işte olmanız lazım. 

Bu saatten sonra yapılacak tek şey var havanın aydınlanmasını beklemek ve çıkıp biraz yürümek. Gazete filan neyim de alınır o sırada... 

Yolda gazete okuyan ben ve yorumlayan iç ses: 

Ben uyurken BM konseyi, Libya'yı hava bombardımanına tutmuş benim gibi uyuyan arkadaşlar varsa haber vereyim dedim. İki gündür bekler haldeydim son karardan sonra 'uykuda yakaladı' bombardıman belki ben gibi Libyalı çocukları da... 

Gittim geldim... 6:23 

Yoldayken bir ara düşündüm, (yıllarca 'çeşke' dedikten sonra tuhaf geldi, 'belki şehre bir fil gelir bir güzel orman olurdu' diye söylemem gibi) saat 13.00'te masumca bir kestirme sözcüğüyle uzanmıştım yatağıma, 'çeşke' birilerine haber verseydim gene... Bak bu iki oldu... (Bir 'sataninsan' olarak satılan arkadaş ne halde bilmiyorum bari dün yağmur yağmamış olsa) 

Telefona da bir süre elleşmeyince benim gibi uyuma moduna geçtiği için birer birer düşüyor şimdi e-postalar, mesajlar...Argo, argo argo ve bir de sesli mesaj dıııııııııtttttttttt... 

Bunca kelamdan sonra baya aldırmaz, sıfatı yükledik kendimize; ama yok öyle değil, zaten 85'ten beri gelinen bu yaşantıda bu tür vaka nadiren yaşanır. 

Galiba yağmur yağmış! 

Karar: 19 Mart 2011'de saat 9.00'da evde olan, Y.B 'biraz PS'de Black Ops oynuyayım, şu kitaba da bir göz atayım, aa 'vööög' almış biri' diyerekten, sabah kahvaltısındaki rahat halleri de göze alınarak; uyuyan telefonu ile birlikte gidilemeyen etkinlikleri planlamakla ve karşılamakla cezalandırılmıştır. 



16 Mart 2011 Çarşamba

Zihniyetsizlikçilik!

Nükleer enerjiden daha büyük bir sorun bizimkisi...

Biz hızlı trene Cumhuriyet'in kuruluşundan kalma raylarda 'gaz veren' bir toplumuz... Devletin ta kendisinden bürokratına, mühendisine, -'kaç kaç radyasyon var' diyen işçisine, bir röportaj sırasında 'küresel ısınma mı, yok öyle bir şey ya' diyebilenine... 

Evet, her şeyden daha vahimi, nükleer santral anlaşmasına imza atan RTE'nin, nükleer enerji santrallerinin oluşturduğu riski 'mutfak tüpü' teknolojisindeki risk ile kıyaslayabilen zihniyeti...

Sözü bu noktada gazeteci arkadaşımızın sorusuna ve 'er kişi'nin cevabına bırakıyorum...

Gazeteci arkadaşımız sorar:

Türkiye’nin nükleer santrallere yönelik tehditlerden nasıl korunacağı düşünüldü mü? 

Erdoğan, “Riski olmayan yatırım yoktur. O zaman evinize tüp de koymamak gerekir, doğalgaz hattı çekmemek gerekir ya da ülkenizden ham petrol hattının geçmemesi gerekir”  

Son Tespit: 'Risk' deyince adamın aklına 'yatırım' geliyor! 

27 Şubat 2011 Pazar

Siz hiç simitçiden kazık yediniz mi?

Ben simitçi olsaydım
Az sonra yazacağım simitçi hikâyesiyle hiçbir ilgisi yok ama; yaşlanmak, kendinden sonraki neslin davranışlarını anlamlandıramamak olsa gerek…

Sabahın bir hayli erken vaktinde elimde sadece üşüdüğüm için içmeyi düşündüğüm, normalde tiksindiğim sigaranın dumanıyla döne dolana Tünel’e gidiyoruz. Saat 5 buçuk. Neredeyse kimse yok!

Biraz uzakta kırmızı bir simit arabası... Simitçi kendisine o denli dalgın gözlerle bakmamı ‘simit alacak adam’ düşüncesiyle özdeşleştirmiş olacak ki, ben kendisini fark ettiğimde arabası dibimdeydi. Birkaç sanilise sürdü olayı anlamam. ‘alacaz artık’ dedim içimden, ‘öküzün trene baktığı gibi bakmışız’ sabahın ilk umutlu insanını geri çevirmek olmaz.

Simit dün geceden kalmıştı, tabii her zamanki gibi ben de (yanlış anlaşılmasın gece editörüyüm). Birkaç adım sonra poşetteki simidi çıkarıp ‘lan bi kıt alayım’dedim. ‘Ih ıh’ kıtlanacak gibi değil.  İkiye böleyim dedim. Tok bir ses geldi, simitten.

Nasılda güzel yanaşmıştı, elle sürülen arabasıyla dibime ‘it herif’ gücüme gitti. ‘Yapılır mı lan sabahın beşinde böyle bir katakulli’, arkama baktım baya bir açılmıştı aramızdaki mesafe. Galiba simidin o tok sesi caddede yankı yapmış olacaktı ki yaşlı simitçimiz gözlerimde git gide küçülüyordu.

Aç olsaydım ruh halim nice olurdu bilemedim.

Neyse…

Gayri ihtiyari, ‘eskiden kalma bir ritüelle’ simidi üç kez öpüp, başıma koyup Galatasay Lisesi’nin duvarlarına serpiştirdim.

Hani aslında dert değildir size böyle bir şey yapılması, belki çok daha fazlasına rastlamışsınızdır restoranda, otobüs kuyruğunda ama konu bunun simitçi olması.

Bre simitçi

Sen simitçisin lan bir kere, akşamdan kalma birinin en taze umudu olmalısın, ne bu ali cengiz oyunları’…

28 Ocak 2011 Cuma

Beyrut

Masadaşım, bugün benim hiç de cesaret edemediğim, aklımın kıyısında sürekli gezen bir yolculuğa çıktı.

Beyrut'a!

Bazılarımız hâlâ kadıköy-beşiktaş vapurunda düş kursun! İğneyi size çuvaldızı kendime!

Kıskandım, imrendim, özendim; ama her virgülde sevindim.

Tanıdığım herkes, ben de dahil bir şekilde gitme meraklısı, bulunduğu yeri terketme meyillisi...

Sonunda biri dediğini yaptı,-gerçekten ilk defa gidicem deyip de ikinci gün giden birini gördüm- hatta çok kısa bir sürede karar verdi buna. O kadar uzun yolları alabilecek birinin, bu denli düşünülesi bir kararı çok küçük bir zaman diliminde vermesinin nedenleri kendisine kalsın...

Biz cesaretine saygı duyalım!

Zamanı, mekanı ve parayı bir araya getirme derdimiz sanırım bizi olduğumuz yere 'çakan'. (Bu son kelime her harfi yerinde vurgulanarak okuna)

Gelmiyor değil aklıma, çok hızlı yer değiştirebildiğimiz çulsuz zamanlar.

Bu yazı hâlâ o masada akşam ondan sabah sekize kadar kelime eskiten bana, saat 6:45'te kendisini sekize kadar ayakta tutacak nescafe'ye, ofis terasındaki manzaraya ve gelir de hikâyesini anlatır, bi punduna getirip bizi de yüreklendirir diye merakla beklediğimiz cancağıza...


İyi yolculuklar...

İşte o arkadaşın yolculuğu: delilik yok açar

23 Ocak 2011 Pazar

Satır Başlarından II

  Başlayalım. Ama önce müzik.  (Red Hot Chili Peppers - Californication...)

-Tepki dediğin şey dilden beri gitmeli... Eylemsizleştiremediklerinizdenim!

-Düşünmekten alıkoyuluyoruz.'Düşünsel dünya'dan fazlasıyla uzaklaştırılıyoruz. Bu da içimizdeki tavır koyma ihtiyacını törpüleyerek bizi daha da ehlileştiriyor. Kimsenin ya da herhangi birinin ‘anarşist’ -terim anlamıyla- tavırlar sergilemesini istemek değil meramım, sadece…

Sadece. Hani bir şey unutursunuz ya, kat ettiğiniz mesafeyi tekrar almanız lazımdır. İşte o iç huzursuzluğun yarattığı ‘kaygı gücü’nün, -daha huzurlu yürümek ve daha sağlam basabilmek için- eyleme dönüşmüş hali olmak.

-Biz toplu taşıma araçlarında inilir binilir yazan bir milletin evlatlarıydık, şimdi metrobüs veya metroda 'inenlere yol veriniz' yazan bir taşıma sisteminin yolcularıyız. 1871’den beri binende de, inen de de aynı zihniyet…

-Yürüyen merdivenin solunda bekleyerek uzun uzun kuyruklar oluşmasına neden olan kişi, herhangi bir kırodan daha çok uyum sağlamış değil şu modern hayata…

-Eğer Adnan Polat tavır koysaydı, RTE’ye takım tutmaya başlayacaktım…

- İnsan da tarifini bile yapmaya çekindiğim davranışlar görüyorum, sonra kendi kendime ben o davranışı bile betimleyemezken o bunu yapabiliyor diyorum.

-Dün gitmek ve kalmak arasındaki tavrımı kalmaktan yana kullandım.Sonuç nötr!

21 Ocak 2011 Cuma

Yazan, bu tarihte yazması gerektiğini hatırladı...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Recent Visitors