8 Kasım 2012 Perşembe

'Züleyha soyun ne dediğin anlaşılmıyor'

Başlık, Bir Demet Tiyatro'daki Saldıray Ağabey'in, Züleyha karakterine derd-i kederini anlatma çabasının, bir cümle mahsulüdür.

Başlık için 'Hadi ön yargılarımızı çıkartmaca oynayalım" ya da "Tabu" da diyebilirdim; ancak o vakit Aylin Kuryel ve Emrah Irzık'ın 2008 yapımı Tabu filmini izleyemeyeceğiniz ön yargısına kapıldım. 

Vaz-caydım!

TABU Filmi




Not: Önce Aylin Kuryel ve Emrah Irzık'a sonra bu filmi bana gönderen beni  hep çok güldüren arkadaşıma teşekkürler. 

26 Ekim 2012 Cuma

Satır Başlarından XIII: İlk fırsatta!


İlk fırsatta!..

İzliyorum.

Yine vapurdaydım. Elinde güzel bir kitap ayracı, gözümü ayraca diktiğimden habersiz, karşıma oturdu. Zaman geç. Zaman geçti. 'Onu bana versene yaa' dedim. 974 sayfalık kitabı masadan alıp sayfalarını karıştırdı. Banka dekontu, yemek fişi, üzerine bir şeyler karalanmış not kağıtları, hasta kayıt fişi, kağıt para, yara bandı, selpak ve ilaç prospektüsünü görünce hangi sayfada kaldığımı sordu. Kağıt para deyiverdim. Ayracı aldı ve paranın olduğu sayfaya bıraktı. Ses etmedi. Biraz utandım.

İkisi de 20'li yaşlarındaydı. Temiz yüzlü, güleç ve pek de pasaklı sayılmayacak çocuk, kendini sosyal ağ terimleriyle öven genç kızın, her dediğini onaylamak zorunda hissetmekteydi. Genç kız 'Ergen o haliyle bana bön bön bakıyor' derken; sevecen çocuk 'Ben de hiç sivilce yok ki, zaten' dedi. Esma cevap kulaklarından içeri koşarak girince ayaklarını iyice uzatma ihtiyacı hissetti, Kalabalık otobüsün içinde, çizmelerinin fermuarları bileğine kadar inmiş haldeydi. Gerildi. Bu bahsettiğim çocuk 1 sene önce abonemdi, şimdi arkadaşım olmaya çalışıyor' dedi. Temiz yüzlü çocuğa baktım üzüldüm.

Zaman tutun ve Dominos'un sitesinde telefon numarasını bulmaya çalışın.

Aile içi şiddet: Bayramlaşmaya gelen akraba muhabbetleri!

21 Ekim 2012 Pazar

Satır Başlarından XII: Fol var la fol var!


Saat 23:48, günlerden pazar. Doktor doğru söyle, bir tek ben mi çalışıyorum hâlâ?

Bir reklam ajansına iş görüşmesine gitmiştim. Stajyerlik için. Yazar bir ağabeyle görüştüm. Konuştuk. Sevgilim olup olmadığını sordu. Var dedim. ‘Günde kaç kez mesajlaşıyorsunuz’ dedi. Sustum. Niye reklamcı olmak istediğimi sordu. ‘Hayallerimi gerçekleştirmek için!’ dedim. Güldü. ‘Takım elbiseyle olmaz, yarın spor giyin gel’ dedi.  08/2009

Yürüyorum. Nasıl yürüdüğümü, ne çabuk vardığımı kestiremeden yürüyorum. Ayak seslerimi dahi duymuyorum.

Ağaoğlu, Maslak 1453'ün reklam metni bir fıkradan ibaret. 'Bu değil, bu değil, bu bizim köyden değil!..'

Ofisin tuvaletindeyken kendini Taksim'de işaretleyen bir stajyer düşünün. Şimdi bırakın gitsin.

Kurbanın, kurban etme gücüne sahip olanı koruyacağına, kutsayacağına daha ne kadar inanılacak.

Barda oturmuş. Konuşuyoruz. ‘Böyle böyle’ diyorum arkadaşım. ‘Olum daha ortada fol yok, yumurta yok diyo’ ciddiyetle. Ben öyle hevesle anlatırken; yüzüme yapma der gibi bakıyor. ‘Fol var la, fol var’ diyorum, sonra ara ara cümle bozumlarında, yolda, yineliyorum. 'Fol var la, fol var!’

benlisendekisenlesenlibendekiben.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Sevgili ördek, insanlığın hiç lüzumu yoktu değil mi!


Bu mektup Bursa Osmangazi’de tecavüze uğradığı iddia edilen ve sahibi tarafından, “Bu ördekten artık fayda gelmez. Kesip hayvanlara vermekten başka çarem yok. Mecburum. Besleyemem ben bunu” ifadeleriyle ölüme mâhkum edilen ördeğe yazılmıştır…

***

Senden bir şey saklamadan yazıyorum tüm olanları…

Biz insanlar size özgü davranışları hayvan olduğunuzu ve tabiatınızın gereği olduğunu unutarak kendi türümüze hakaret içeren anlamlarda kullandık hep. ‘Ördek gibi yürüyor’ dedik, ‘korkak ördek’ dedik.

Dedik ha dedik!..

Dün internette hızla yayılan ölüm fermanını okuyunca tatildeyken gördüğüm türdeşlerin canlandı gözümde. Nasıl da başınızı dimdik tutan bir yürümeniz var. Sen o uzun ve zarif boynunu sakın ha bükmeyesin! Sana yapılanın ya da yapıldığı iddia edilen şeyin ağırlığına, insan evladının vicdansızlığına aldırmadan o asaletli yürüyüşüne devam edesin.

Akşamları kümes etrafında yürürken ya da bir su kenarında yüzerken hissettiğin o ölüm korkusuna yol açan vicdanları muhasebeye tutuyorsundur!

Nasıl anlatacağımı bilemedim, şimdi. Deniyeceğim, beyaz ördek.

Biz de senin cinsine benzeyenlere ‘kadın’ diyorlar. ‘Kız, bayan’ gibi kelimeleri de kullananlarımız var. Ama bu konuya da girersem aklın iyice karışabilir! Sustum.

Senin başına gelen şeyin aynısını insan evladı kendi hemcinsine hatta aile ferdine de yapıyor. Sonra ‘ahlak değerleri çok fazla gelişmiş’ türdeşlerimiz ismine töre’ dediği sistemi hayata geçirmek, üzerlerindeki sorumluluğu atmak adına tecavüze ya da iftiraya uğrayan kadın insanını katletme yolunu seçiyorlar! Onlara silahı, ayağına taş bağlayıp denizin dibini ‘hak’ gören zihniyet; seni de yırtıcı türdeşlerine yedirecekmiş!

Bunu yazıyorum çünkü ben sana verilen cezaya daha şaşırırken, sen çoktan acısını içinde yaşamış, metanetle karşılamış ve haberi kümesinden içeri buyur etmişsindir.

Yani sen bir töre kurbanısın! Hatta belki de sen dünyada ilk defa töre kurbanı olan bir hayvansın.

Özellikle bu son iki cümleyi ben de anlamlandıramadım ördek!

Henüz yaşıyor musun, bilmiyorum? Umarım yaşıyorsundur. Bazı iyi kalpli ağabeyler ve ablalar seni almaya geldi; ama sanırım sahibin vermemiş.

Öğrendiğime göre, sahibin aslında tecavüze ya da iftiraya uğramana kızmamış. Senin böyle bir haberle duyulman onu kızdırmış.

‘Eeee öyleyse beni niye öldürüyorsunuz?’ dedin. Duydum.

Şimdi!..

İnsan evlatlarında bir de “Kolu komşu ne der?..” diye bir davranış şekli var ki; aslında az önce anlattığım törenin temel nedenlerinden biri de budur.

Kafan çok karıştı değil mi?

Ben de bunları yazarken içimden hınç geçirdim istemeden.

Sahibine ulaşabilsem bile yasalar seni bana verir mi bilmem? Ama eğer bu yazı dönüp dolanır da sahibine ulaşırsa; o öğretilerle büyümüş ak sakallı amca o ağabeyleri, ablaları dinlemezse belki Karacaoğlan’ın şu dizilerini dinler. Dinler de, biz seni kurtarmak adına bir hayvanat bahçesine değil de Sapanca Gölü’ne bırakırız…

Yeşil Başlı Gövel Ördek

….

Hani Karac'oğlan hani 
Veren alır tatlı canı 
Yakışmazsa öldür beni 
Yeşil bağla ala karşı




23 Ağustos 2012 Perşembe

Ayva Meyvesi


İnsan tatilden dönünce iki şeye çok üzülüyor.

Birincisi vardığınız şehirde baştan aşağı griye çalmış gökyüzü ve ıslak sokaklar.

İkincisi de ayva ağaçlarının yumruk kadar olmuş meyvesi. ‘’La daha o kadar olmadı’’ diyerekten ayva ağacının üzerine gidesiniz geliyor!

Öyle, işte beni bu defa ikincisi vurdu.

21 Ağustos 2012 Salı

Bir bakışma belgeseli: Kırmızılı kadın ve ben


Deniz üstü, dağ dibi bir bar.

Barda uzak bir köşeden dans eden insaları izliyordum. Önümden saatler önce voleybol oynadığımız kadınla birlikte vadiye gelen ancak bizi uzaktan izleyen kırmızı elbisesi dizlerinin üstünde, uzun boylu, esmer, güzel kadını gördüm.

Barda yüz yüze geldik. Gözlerimi hemen çektim. Etrafındaki atılgan erkeklerden sıkılmış bir hali vardı. İki dakika sonra bana doğru yürüdü. Yanı başıma kadar geldi ve uzaklaştı. Üzerime alınmak istemedim. Sonra almadım ve gidip arkadaşlarımın yanına oturdum. Bakıyordu. Baktım. Sonra ben baktım. O da baktı.

Benden kat kat daha cesaretliydi. Gelip bir metre kadar uzağıma küçük duvara oturdu. O sıra barın girişine Efsane geldi. "Gel otur" dedim. Sessizce. "Yok" dedi. "Gel la..." dedim. "Ih ıh" dedi. Soluna bakınca durumu anladı. "He ben oturayım o zaman" dedi. Kalktım hemen 3 adım uzağımdaki kırmızılı kadının, 2 adım yakınına oturdum. Bu kadar yakından bakışmak zordu. Sigarasını atacak yer aradı. Duvarın kenarına bırakmasını istedim. "Yere atmam" dedi. Gidip. Biraz ötede söndürerek bir mum kabının içine bıraktığını söyledi.

Tanıştık. İşlerimizi öğrendik. Kalktı ve gitti. Bir bira daha alıp geldi. 3.’yü içiyordu. Sigarasını yaktım. İçti. Söndürdü. Yere attı. "Böyle zamanlarda ben de de oluyor" dedim. "Ne dediğini anlamadım" dedi. Anlamdığını bilmiş olmanın verdiği güvenle "5 dakika önce karşı çıktığım davranışı yaptın" dedim. Bu kez ya duymadı ya da anlamamazlığa verdi.

Müzik oldukça kötüydü. Nereden geldiğini sordum "Marmaris" dedi. Ben de yarın o taraf doğru gideceğimi söyleyince uzağa baktı. Anladım. Gitme vakti gelmişti. Gitti. Tam karşıma geçti. Barın denize bakan tahta korkuluklarına çıkıp oturdu. Baktı.Uzun, güzel ve çıplak bacakları atılgan erkekleri kısa bir süre sonra etrafına topladı. Sanırım savaşmamı bekliyordu. Bir süre daha bakışmaya devam ettik...

Henüz tanıdığım biri için savaşmak fazla özverili bir davrınıştı benim için. Ben de yerime geçtim. Kadının etrafını 6 erkek sırayla kolaçan etti 3'er 3'er yaklaştı. Kısa bir süre onlarla konuştu. Ben vazcaydım. Bu kez arkadaşıyla kayalıkların üzerine kurulu açık hava barının merdivenlerinden inerek sahile gitti. Dakikalar sonra gene geldi. Baktı, baktım ve gitti.

Uyuma vakti gelmişti saat 3 buçukta sahile yatağımı serip uyudum. Yarım saat sonra uyandım. Asma üzümlerin sardığı restoran bahçesinden tuvalete gidecektim. Kafam yerde bahçeye girdim. 5-6 adım sonra bir ses duydum: "Of ya". Kafamı kaldırdım. Kırmızılı kadın masanın üzerine çıkmış. Üzüm salkımı koparmaya çalışıyordu. Rüyamı görüyorum diye düşünmeye başladım. "Saat 4 buçuk ve siz burada üzüm koparıyorsunuz değil mi" dedim. "Evet ama salkımı koparamıyorum" deyince. Yer değiştirmek için izin istedim. Bu kez ben masaya çıktım. Yaklaşık bir 30 saniye salkım kopmadı! Rüyada olduğuma inanıyordum ki, salkımı kopardım. Hani "nereye gidiyorsun" desem "gelsene sen de" diyecek gibiydi. Ki nereye gittiğini biliyordum. Kalabalık bir grup ateş etrafında gürültü çıkarıyordu. İçimden "yarın nasıl olsa gideceğim" dedim. Kısa bir süre baktı. "Haklısın" der gibiydi. "İyi geceler" dedim. "İyi geceler" dedi. Gittik.

Fethiye/Ölüdeniz/Kelebekler Vadisi/Ağustos 2012


24 Temmuz 2012 Salı

Satır Başlarından XI: Her şeyin başı ego


Senin hayranlık duyduğuna bir başkası kıyıyor ya, zulüm böyle ete kemiğe bürünüyor işte...

Her şeyin başı ego: 'Arkadaşım olma abonem ol!..'

Neden insan gittiği yerin cümle âlem, tarafından bilinmesini ister, insan neden özel yaşam alanını bu denli beyan etme, daraltma ihtiyacı duyar bilmedim.

Bahçelievler'de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesini sordum. 10 kişiden 8'i üniversitenin nerede olduğunu bilemedi. Dedim ben denk gelmişimdir. Ama 1 hafta önce gene yolum düştü, Bahçelievler'e. Garanti Bankası arıyorum. Sormaya da çekiniyorum artık... 3 kişilik bir topluluğa sorduğumda aralarında geçen diyalog şöyleydi:

A:  Hım Garanti Bankası (Etrafına bakınarak)

B:  Garanti Bankası var mı burada? (Arkadaşlarına bakarak)

C:  Vallaaa ben bilmiyorum, Vedat Abi (Etrafına bakan Vedat abisine bakarak)

Konu benden bağımsız ilerleyince ben de konuya dahil olmaya çalışan garibanı oynayınca pes etmem gerektiğini geç de olsa anladım. Neyse ben gülerek ve teşekkür ederek uzaklaştım. 20 dakika sonra bir galeri sahibine sordum (GB ile arasında 30 metre var, yok!). Yok o da bilmiyor!

Halkbank, Kuveyt Türk Bank ve bana umut olan TEB Bankası'nı görünce ‘kesin yaklaştım’’ dememe kalmadan yaprağı gördüğüm gibi şubeye girdim. İşlemlerin yapılmasını beklerken kapıdan içeri can havliyle, terlemiş, anlı kızarmış bir adam girdi. ''Burası Bahçelievler di mi?'' dedi!

Acıbadem'de ön kapıdan inmeye yeltenen kadına kapıyı ardına kadar açan otobüs şoförü; Haydarpaşa'da 'ön kapıdan inebilir miyim' diyen kendi halindeki adama öküz başta olmak üzere demediğini bırakmadı!

İsveçli bir grup evli ve göbekli bilim insanı evlendikten sonra neden kilo aldıklarını araştırmışlar!:) Vardıkları sonuca göre; seks yapmak için barlarda, gece kulüplerinde, ev partilerinde, iş yemeklerinde, tatilde, özel davetlerde, cuma akşamları  laboratuardan çıktıktan sonra, hafta içi ya tutarsa aşkıyla çıktıkları sokak partilerinde harcadıkları zamanın ve enerjinin evlilikle birlikte miniminize ve pasifize olduğunu ortaya koydular.

Uykusuz dergisi yazarlarından bazıları vaktiyle ‘’bu iş blog yazmaya benzemez’’ gibi bir densizlik etmişti. Geçenlerde geçmiş iki sayıyı elime aldım. İmla hatalarını geçtim artık ama o ne biçim sayfa düzenlemedir, (Aynı sayfada 2 aynı espiri ve üstelik 2’sinin metni neredeyse aynı) o ne basit espirilerdir. Soktaki insan yapsa ağız bükersin, arkadaşın yapsa ‘’bi s.k.t.rgit dersin!

Kadıköy’de gidilecek güzel müzik dinlenecek, temiz içki içilecek yer kaldıysa ne olur bi e-posta!

Esen rüzgar arkanızda; gölgelikler üzerinizde olsun...

10 Temmuz 2012 Salı

Satır başlarından X


İşimin en eğlenceli ve huzurlu kısmı şurası.

Yıllar önce dershanede ÖSS’ye hazırlanırken. Tanrı ile aramda geçen bir konuşmayı arkadaşıma anlattım. Beni ilgiyle dinledikten sonra, ‘’Sen ateist misin?’ dedi.


Kutsal dört kitaptaki çelişkiler editoryal hata olabilir mi?


3 gün önce yolda yürürken öyle güzel düştümki, elim, kolum, dizim, bacağım kan revan içinde kaldım. Pantolonum da bile dev bir yırtmaç oluştu. Kimse düştüğüme inanmadı. Ama düşmeyi öyle özlemişim ki ilk acının ardından aldığım haz yüzünden bazı akşamlar kendimi yere atasım geliyor.


Üniversitedeyken bir hocam vardı, siyah saçlarının üstünde grimsi tonlar öyle güzel dağılmıştı ki, her dans dersinde gördüğümde arkadaşlarıma sessizce “Yine yeryüzüne inmiş!..” derdim. Geçenlerde bir fotoğrafını gördüm. “Acep neresi” dememe bile kalmadan, “Tanrılar Dağı” dedi. İçimden “biliyordum, biliyordum” dedim…


Esat, Eset, Esad tartışmalarına on yıllar sonrada olsa “Esed lan Esed” diyerek yüreklere su serpen TDK’ya hele şükür derken; bunu bir muhalefet aracı olarak gören zihniyetlere de “Edi bese” diyorum.

29 Haziran 2012 Cuma

O tarafa doğru...

Bazen şehirlerarası bir yolcu otobüsünde uyuyup başka bir şehirde uyanmak istersiniz. Hatta o şehre varmadan önce bir dinlenme tesisi soğukluğunda sigara içmek de... İşte öyle güzel esiyor rüzgar, öyle güzel uzaklaştırıyor sigaramın dumanını. O tarafa doğru...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Yolculara

Sevenler sevmeyenlere sevdire, tatil yollarında dinlene, aralarda öpüşüle, sarmaş dolaş oluna... Uçak düşmüştü ne oldu ona!

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Genç abazanlar tedirgin!

Son dakika: Genç abazanlar tedirgin! Yoksa AKP kürtajın ardından mastürbasyona da mı el atacak?..




25 Mayıs 2012 Cuma

1400'lerde kredi kartı olsaydı Mevlana da kullanırdı!


Önce Uğur Yücel'in Coca Cola-Zero reklamında oynamasıyla -Canlandırdığı karaktere dikkat- başladı, bizdeki bu reklamda yer alan oyuncu, besteci, yazar kişilerini -hele biraz solcuysa- yerme halleri. Daha sonra Zülfü Livaneli'nin Fransız şair Paul Êluard'ın 'Özgürlük' adlı şiirinden esinlenerek yazdığı ve adı yine ‘’Özgürlük’’olan bestesini Vodafone'un kullanmasına izin vermesiyle artan 'Ayıp ama ya halleri!..' bugün Elif Şafak'ın kredi kartı reklamında oynamasıyla bir kez daha karşımızda.



Dırıdıdıdım!

Bu tartışmaya ilk tanık olduğumda Livaneli’nin yaptığı tartışılıyordu. LeMan'dan Başar Başaran’ın ‘Özgürlük’ bestesinin Vodafone’a satılmasına binayen yazdığı eleştiri şöyleydi:

"Yiğidim aslanım burda yatıyor" - Yersen Yatakları, yatakta kalite

"Pencerem kör kapım kitli" - "Bu bendeki seyir değil" diye üzülmeyin Tak Pen taktırın seyrine dalın.

"Topraktan mı sürmüş candan mı kopmuş" - En taze organik sebzeler

"Gökyüzü senindir"
Gökyüzü herkesindir" Zülf Air ile uçun gökyüzünün tadını çıkarın

"Hoşgeldin bebek yaşama sırası sende"
Senin yolunu gözlüyor
Tren kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi, kuraklı filan" -Parseller Hospital'de doğum artı kaza sigortası 2000 TL

Not: Bestesini reklam müziği olarak vermesi üzerine gelen eleştirileri "Şarkılarım artık benim değil halkın" diye yanıtlayan Livaneli, reklamdan aldığı parayıda o zaman bize verse ya. Şarkı bizim ama para sizin... Bari kontör versinler...’’




Her iki taraf da kantarın topuzuyla ilgili sorunlar yaşamış.

Ve aradan yıllar yıllar geçti…

Bugün sosyal medyadaki yerme hallerine baktığımda Elif Şafak için; edebiyatı diğer sanatlardan üstün de gören bazı bakış açılarıyla, 'Ama o edebiyatçı, o 'Aşk'ın yazarı, hani Mevlana'dan bahsediyordu’’ diyenlere ‘’hiç şaşırmadım’’ diyerek şaşırma eylemini dahi yerme işlevi şeklinde kullananlara cebinizdeki kredi kartını çıkarıp önünüze koyun ve bir daha düşünün. Neden rahatsız oluyorsunuz? Kredi kartın(ız)dan mı Elif Şafak’tan mı?

Uğur Yücel, kapitalizmin kalesi tabir edilecek Coca Cola'nın reklamında oynarken mesleğinin hakkını aldı. (Gerçi reklam tutmadı, ürün piyasadan silindi) Zülfü Livaneli Özgürlük bestesini Vodafone satarken -çıkan tartışmalar sonucu bestesini geri almak zorunda kaldı- emeğinin karşılığı olan telif hakkını istedi.

Ben Elif Şafak'ın kitabını bedavaya dağıttığını görmedim, duymadım! Kitaplarının (Edebiyatının, hayallerinin, düşüncelerinin) okunmasıyla(satın alınmasıyla) para kazanan bir yazar. Her yazar gibi! Gerçek ya da değil yazar!

Eğer ille bir edebi değerlendirme yapacaksanız iyi ya da kötü Piç’in, Aşk’ın… anlatımıyla, üslubuyla, diliyle, karakterleriyle, diyalog metinleriyle yapılmalı. Kanaatindeyim.

Taraf gazetesinden Barbaros Altuğ’un iddiasına göre kredi kartı kullanmadığı da rivayet ediliyor. Şafak’ın. Eğer öyleyse benden iki kez aferin, dahili olmadığı tüketim alışkanlığı sahiplerini eşeğe ters bindirmiş!

Yine Taraf gazetesinden Telesiyej köşesinde yer alan,’’Elif Şafak, okurunu kredi kartına ve tüketime teşvik ediyor! Hoppala paşam, Malkara Keşan!'' sözlerine de değinmek gerek. Zira ben kimsenin ‘’Aaa Elif Şafak kredi kartı kullanıyor, bende kullanayım’’ deyip kredi kartı formu doldurduğunu zannetmiyorum.

Velhasıl önce kendime sonra karşıt tarafıma Elif Şafak’ın oynadığı Garanti Bankası reklamı, Haluk Bilginer'in İş Bankası reklamı kadar iyi yazılmış, kurgulanmış olsaydı bu kadar dert olur muydu, ya da 1491-1574 yılları arasında kredi kartı olsaydı, Mevlana da kullanmaz mıydı, deyip affınıza da sığınarak odamın camından uzaklaşan araba tekeresi sesi dinlemeye çekilirim.

Son söz: Zenginin malı züğürdün kelime haznesiJ

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Benim de bir Fly Board'um olsa!

Bugün haberlerde gördüm bu oyuncağı. Adı Fly Board (Uçan tahta, hiç yakışmamış daha dinamik bir isim olmalı). Sanırım sadece Bodrum'da varmış ve Dünya Jet Sky Şampiyonu Franky Zapata'nın tasaradığı bir ürünmüş. Neyse bu yaz bunu oyuncakla oynamaya kararlıyım. Eğer iyi bir sonuç alırsam video'yu buraya koyabilirim.  -Oha! 9,5 metre yükseliyormuş- Yazının sabahı: Bir İron Man edası var,  bi de Otto Octavius:). Bakalım biz bu oyuncağı hangi film de göreceğiz?


11 Mayıs 2012 Cuma

Satır başlarından IX



Yoldan geçen entelimsi, 'Reklamcılığın sonu yok' diye bi laf etti. 'Al yok' dedim! Ofise gittim, telefon çaldı. Reklamcılık mezunu bir arkadaşım aradı. 'Ne haber can, nerelerdesin sen?' dedim. 'Ben polis oldum, olum. Bingöl'deyim' dedi. Çınnnnn!


Şarap bardağında su, küçük, ince belli, ince camlı çay bardağında bira içmeyi seviyorum.


Mad Men'de fermuarı ile klasik müzik yapan adamdan Kadıköy'de de var!


Gerçekten kirpi hüznü diye bir şey var.


Fasfakir, yopyoksul, fukfukara...


Vapurun, trenin hatta metrobüsün bile bir entellektüelitesi var ama şu özel halk otobüslerinin yabanıllığı beni geriyor.


‘Evimizin en soğuk odasına benziyorsun’ dedi. Genç kız, orta yaşlı adama.


Tamam. Yaşlısın. Oturacak yer arıyorsun. Ama sen de, ben de ayaktayız. Neden benim ayaktalığıma göz dikiyorsun. Siyah bakkal poşetiyle itelemeler,kafanı poşede sokup kenara sıkıştırmalar, farkedememişimcilikler. Ayıp yapma!


Beni çok güldüren arkadaşlarım var. Şimdi beni çok güldüren bir arkadaşım daha var. -Kitap kenarına yazar ‘12-

27 Nisan 2012 Cuma

İki kadın, iki acı, iki ölüm ve kocaman bir ‘soru’n




Zeynep Altıok Akatlı, Madımak Katliamı’nda ölen 35 candan biri olan babası Metin Altıok ve tüm ‘’can’’lar için adalet ararken –ki bu ülkede adalet ne yazık ki hep aranır- şöyle bir soru sormuştu, ‘’Sizin hiç babanız yandı mı?..’’

Bilenler, hatırlar az önceki üç noktanın bir devamı var!

Ama önce Oya Eronat.

Oya Eronat, 3 Ocak 2008 yılında Diyarbakır’da bir dershanenin önünde patlatılan bomba sonucu ölen 7 kişiden biri olan 17 yaşındaki oğlu Eren Şahin’i bir terör saldırısı sonucu kaybetti.

Zeynep Altıok Akatlı, iki gün önce TBMM Terörden Kaynaklanan Yaşam Hakkı İhlallerini Araştırma Komisyonu’nundaydı. Ve oturduğu masanın tam karşısında Oya Eronat vardı. Eronat’ı o Meclis’e ve o komisyona getiren şey ne ise Zeynep Altıok Akatlı’nın da o masaya oturmasına neden olan şey oydu.

Buraya kadar o üç noktanın devamını hatırlamayanlar için hatırlatmak isterim. O soru cümlesi, ‘’Sizin hiç evladınız öldü mü?’’ sözleriyle devam ediyordu.

Oya Eronat, o masada Zeynep Altıok Akatlı’ya, ‘’Hiç Aziz Nesin’i kendi kafanızda sorguladınız mı? 'Keşke Aziz Nesin konuşmasaydı da babam ölmeseydi' dediniz mi'' derken ertesi gün bunun ‘’gayet insani’’ bir soru olarak sorduğunu söyledi.

Buraya kadar iki kadını, iki ölümü ve bir soruyu okudunuz.

Ve kocaman bir ‘’sorun’’la başbaşayız…

Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı Bana Bir Şeyhler Oluyor adlı oyunundan bir sahneyle bitirelim. Altan Erkekli anlatıyor,‘’Zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter, mazlumlar dahil’’

18 Nisan 2012 Çarşamba

İki pankart arasındaki fark!




Yazma bekle. Yazma bekle. Yazma bekle…  Hele bir dava – dava dahi açılmadı!- sonucu açıklansın, telkinleriyle bu sabaha kadar geldim.

Siz nereden bakıyorsunuz bilmem amma ben bugün bakabildiğim kadarıyla soldan değil de, böyle tam karşıdan 0 noktasından bakarak bir karşılaştırma yapacağım.

En baştan alalım:

Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer teorik olarak da, pratik olarak da soldadır.

O pankartı taşıyanlar sağdadır.

Berna ve Ferhat’ın arkasında halk(Romanlar) vardır.

O pankartı taşıyanların en önünde İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin vardır.

Ferhat ve Berna’yı olay günü ite kaka götürdüler.

O pankartı taşıyanlar 3 ay sonra emniyete davet edildiler.

Ferhat ve Berna parasız eğitim istemiştir.

O pankartı taşıyanlar ırkçılık yaparak insanlık suçu işlediler.

Ferhat ve Berna'ya 15 yıl hapis istenmiş 19 AY tutuklu yargılanmıştır.

O pankartı taşıyanlar emniyete sabah girmiş, akşam değil, öğlen çıkmıştır.


Ferhat ve Berna apaçık ilan ettikleri halde, kendilerine ‘’Ne istiyorsunuz lan?’’ dediler. Sopalarla dövdüler. 60-70 gün tekli hücreye koydular.

O pankartı taşıyanlara soruldu! Pankartı taşıyanlar, cevap olarak; ‘’Pankartları elimize tutuşturdular, kimin verdiğini bilmiyoruz’’ dediler. Evlerine gittiler!

Çok uzatmayayım eski bir reklam vardı, hatırlar mısınız? ''Tabii ki sağdaki!''

Dün Bianet'ten Ayça Söylemez'in bir haberini okudum. ‘’Füze kalkanı değil, demokratik lise istiyoruz’’ pankartı açan öğretmen Meral Dönmez ve öğrenci Gülşah Işıklı’yı 4 AYdır tutuklu yargılayan adalet tedarikçileri bugün görülen davada da tahliye vermedi.

Ferhat'a, Berna'ya, Meral'e, Gülşah'a, Cihan'a reva mıdır?

23 Mart 2012 Cuma

'Cuma günü içmez amma daha ilerde inşallah'

Elimde Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı Kadıköy’den kalkan 14.15 vapuruna yetişme çabasındayım. Ama fena halde açım. Bir sosisli alayım, derken ve alırken. Beşiktaş vapurundaki insanlara el sallamak zorunda kaldım. ''Dedim, olsun. Karaköy’den, tramvay yaparız.''

Karaköy vapuruna bindim. Önce siyah bandanalı yaşlı bir teyze dikkkatimi çekti. Vapurda yer bulamayacağı düşüncesinden olsa gerek! Kapıların açılmasını beklerken kibarca herkesi ite kaka en öne geçti.

Bu arada sol tarafımda bir adam, üç dede kıvamına gelmiş amcaya Taksim’de, Bambi’de kaşarlı dürüm yeme önerisinde bulunuyordu. İçimden ''ne var arkadaş bu kaşarlı dürümde, ıslak hamburgerde'' diyerek ağız, burun, kaş, göz büktüm.

Vapur Karaköy’e yanaşırken bu 3 dede kıvamına gelen amcadan biri. İstiklal’e nasıl gidebileceklerini sordu. Benimle birlikte gelirlerse götürebileceğimi söyledim. Tam dedeleri süzerken dikkat ettim hepsinde de kadife pantolon spor ayakkabı vardı. Hatta biri gri deri bir ‘konvers giymişti.Tam indim, vapurdan. Gri Dede,(konvers giyen) ötekilere,’’ gencin elini tutun la biriniz’’ dedi. Bu dede. Aslen Ankaralıymış. Gebze de otutuyormuş. İstiklal Caddesi’ni hiç görmemiş. İlk kez görecekmiş. Yanındaki iki dede de Ankara’dan arkadaşlarıymış. Başsağlığına gelmişler. Gri Dede'nin hanımı ölmüş!..

Evet ben de sizin kadar hızlı bir tanışma yaşadım. Neyse devam edeyim.

Karaköy altgeçitinden geçerken dedelerden ikisi aniden durdu. Biri Aypod’una pil aldı. Yanımdaki dede, arkadaşlarına’’lanet olasıcalar kıçınızı kaldırın diye bağırdı’’!. Güzel güldüm. Bana döndü. ‘’Hadi biz yürüyelim’’ dedi. Yürüdük. ’’Daha var mı’’ dedi. Ben de ‘’Hemen şurası hatta burası Dünya’nın ilk metrosu, dede’’ dedim. Dede önce ‘’uçağı da ilk biz yapmıştık zaten’’ dedi. ardından da, ‘’Şimdi bu eski olduğu için yavaş da gider değil mi?!’’ dedi.'Yok dedim 1 buçuk dakika.' Dede, ''o kadar hızlı mı ki?'' dedi. Dedim ''yol kısa dedem''.

Tünel'e geldik.

Dedelerle vedalaşma vakti geldi. Tramvay gişesinde bilet kuyruğuna girdiler. Bu kez de içlerinden biri, kolumdan çekti. Çiçek Pasajını sordu. Onu da tarif ettim ama, bir numaralı Gri Dede ‘’bugün Cuma la’’dedi. 'Daha ilerde inşallah dede'' dedim.


13 Mart 2012 Salı

Evvel zaman içinde yamyamlık

'Yamyam'lığın iki türlü olduğunu okumuştum. Bunlardan biri içe dönük yamyamlık öteki ise dışa dönük yamyamlık. İçe dönük yamyamlıkta sadece kan bağı olan ölülerin vücutları yenirken; dışa dönük yamyamlıkta düşmanların bedeni yenmekteydi. 

Amaç aynıydı, 'güç' kazanmak.

İki gün önce vapurda aklımı meşgul etmeye başladı.Bizler birbirlerinin etlerini yiyerek medeniyete sahip olmuş dirilerin ırkıyız. Medeni zamanda değişen tek şey ''suçun vasfı'' idi. Artık insan yemek suçtu ama insanları düşüncelerinden dolayı diri diri yakmak ya da onları sindirmeye çalışmak suç değildi.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde aydınlar, gazeteciler, öğrenciler tutsak; yobazlar, hırsızlar, firariler özgür, hükümet de halkının beşiğini tıngır mıngır sallar iken!

Buyrun...

Dün Sivas Katliamı Davası’ndan yargılanan 2’si ölü (Muzaffer Erçakmak-Yılmaz Bağ) 7 kişi için zaman aşımı kararı verildi ve dava dosyası canlı 5 kişi için de tamamen kapatıldı. 

Ofise geldim, ajanstan düşen o haberi okudum. ‘’Bırakın bu kadar da olmaz’’ demeyi doğruluğundan dahi dakikalarca şüphe ettiğim ülkem Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın, Sivas Katliamı Davası için sarf ettiği yorumu, yorum yapmadan yazıyorum: Milletimize hayırlı olsun...

***

Yazılan ama baskı aşamasına dahi gelmemiş, üstelik hakkında toplama kararı çıkan bir kitap için ve o kitabın yazılmasına yardım ettiği iddiası ila 375 gündür tutuklu olarak yargılanan iki gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener bir anda serbest bırakıldı.

11 ay süren dava da ne oldu da, 375 gündür içeride tutulmasına karar verilen insanların serbest bırakılmasına kanaat getirildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın buna da bir açıklaması vardı, ''Hayırlı olsun'' dedi ve geçti. 

Hele bir şunu dinleyin, devam edeceğiz.

Gazetecileri 375 gün kaçmasınlar diye hapiste tutan ülkem adaleti 19 yıldır Sivas Katliamı davasında aranan evlenen, ehliyet alan, ölen firariler için hiçbir organını oynatmadı.

Ortada bir yamyamlık söz konusu hatta dışa dönük bir yamyamlık!



22 Şubat 2012 Çarşamba

Satır başlarından VIII


1 - Birinciliği hangisine vereceğimi bilemediğim için kininin, dininin ve namusunun davacısı gençlik isteyen AKP’li Bayburt Belediye Başkanı Hacı Ali Polat’ı ve ‘’ Çocuk doğduktan sonra analizi yapılsın. Vatana, millete, bu ülkeye zararlıysa yürümeden yok edilsin’’ diyen İlköğretim Okulu Müdürü  Mustafa Aydın’ı takdirinize bırakıyor. Devletin bu kişileri kamunun ulaşamayacağı hatta duyamayacağı bir yerde rehabilite etmesini umuyorum.

2 - Osmaniye’de sevdiği kızdan karşılık bulamayan Sinan Yaman, öğrenci servisine pusu kurarak pompalı tüfekle kurşun yağdırdı. 2 kız öğrenci öldü, bir kız öğrenci yaralandı. Polise ifade veren Yaman, ‘’kinimin, namusumun davacısıyım’’ dedi. Odasında TV’deki haberleri izleyen Okul Müdürü  Mustafa Aydın ellerini ovuşturarak ‘’yürümeden önce yok edilmese böyle olacağını söylemiştim’’ diye haykırdı. Savcılık soruşturmanın Türkiye’de ‘’hayatın akışına uygun’’ olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

3 – Nasıl etsek de haremlik-selamlık uygulamasını hayata geçirsek diye düşünen Saadet Partisi pozitif ayrımcılığı ileri sürerek İBB’den kadınlara pembe metrobüs talebinde bulundu. Erbakan’ın ölümünden bu yana gündem dışı kalan partinin ‘’ideolojik çıkış’’ı başta iktisadi idari bilimler ve iletişim fakülteleri olmak üzere birçok akademik çevrede tez konusu oldu. Öte yandan bazı feminist gruplar fikrin ideolojik alt yapısına bakmaksızın ‘’pembe olsun, bizim olsun’’ sloganıyla Taksim’de yürüyüş düzenledi.

4 – Iğdır’da bir devlet hastanesinde ortaya çıkan ve 68 yıldır kimliksiz yaşadığı anlaşılan Yemirhan adlı çoban, ‘’Ne alt kimlik ne üst kimlik yaşasın kimliksizlik’’ şiarıyla başlattığı eylemi Yunanistan’da büyük yankılar uyandırdı. Tüm dünyada büyük bir akım haline gelen kimliksizliğin doğduğu ülkede yankı bulmaması tartışma konusu oldu. Bilim insanları Türkiye’de yaşanan sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik tepkisizliğe bir anlam veremedi.

5- Ana Muhalefet Partisi CHP Milletvekillerinden Nur Serter’in isminin ‘’Uçurum’’ adlı bir dizide fahişe karakterine verildiğinin iddiası dahi TBMM tarafından kınandı. Nur Serter dizinin yapımcı firmasına maddi manevi dava açtı. Ülkenin politik sorunlarına, politikacısının sorunları kadar ehemmiyet vermeyen Meclis’in Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas olaylarının sorumlularını ve zihniyetlerini ne zaman kınayacağı halkı tarafından merak konusu bile olmadı.

İyi geceler...


8 Şubat 2012 Çarşamba

Satır başlarından VII

Aklımdaki şeyleri anlatmak için değil o şeyleri bastırmak için başka şeyler
yazıyorum: Şey işte...

Godot'yu Beklerken
Godot'yu beklememek lazım!

Uykusuz adlı karikatür dergisinin bazı çizgilerindeki ve bazı metinlerindeki ''sevimli politik değişimi'' fark eden sadece ben
değilmişim.

... Leman: Komünist   Penguen: Sosyalist   Uykusuz: Liberal

Adalara bakan bir evimiz olmasını bir hayli istediğimi Tanrı da duymuş olacak ki, bir sabah kahvaltısında mutfak balkonundan ada gözüktüğünü fark ettim. Bakakaldım, hayır adanın balkondan gözükmesine değil. Dua ya da dilek adı neyse yalnış betimlemişim. Ev adanın tepesini görüyor ama o tepe adanın 3'te birine tekabül ediyor.

Bu ülkenin 'Hrant'sızlığı 'Uğur'suzluğudur! ''Su çatlağını buldu''

Kendini sürekli tekrar ediyorsun dediğimde bana hadi lan ordan deyince
ses çıkarmadım.Birkaç gün sonra Facebook duvarında aynı şeyleri çoğu kez
paylaştığını gülerek anlatınca da bir şey demedim.

Bunu bir daha dinleyin, bir daha izleyin:

Tam Gün Yasası'na gösterdikleri ''anlamlı''  karşı duruş için Sosyalist ağabeylere, bıçak parasına çıt çıkarmayan Türkiye Tabipler Birliği Odası'na,  ''hastanelerin ticarethaneye döndüğünü gördüğü halde'' elini kalemine götüremeyen ehli köşe yazarlarına; HER ÇAĞRILARINDA YANLARINDA OLAN, DURAN HALKTAN kocaman bir selam olsun!

Bu ülkenin en güvenilir kurumu meteoroloji!

Gmail'de bir öğle yemeği muhabbeti:
- TAS KEBAP PİLAV CACIK
- tavuk içi pilav
- fucker
- fuckara
- fuckerhane
- fuckirhane






18 Ocak 2012 Çarşamba

Azcık ete kemiğe dokunalım…


Ben bir metin yazarıyım, hayal ederim, hayal ederken dahi ayaklarım yere basar bu yüzden ayakkabılarıma da bir hayli düşkünümdür… 5 yıl önce tam da bugün en çok dikkat ettiğim şeydi yerde yatan adamın ayakkabıları… Hrant Dink davasının kararı açıklandı. ‘Katil’ ve azmettiriciler kimseye danışmadı, yardım almadı, dava örgüt suçu kapsamına alınmadı, bankaların kamera kayıtları dikkate alınmadı, MOBESE kayıtları ortaya çıkmadı... hatta Erhan Tuncel Dink davasından ceza bile almadı aynı gece tahliye edildi. Yerde yatan Hrant Dink değildir; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ADALETİ’dir. 

***

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde çevre düzenleme çalışmaları yapılırken Diyarbakır Cezaevi bahçesinden 15 tane kafatası, 15 insana ait kafatası çıktı. İSKİ'nin kazı yaptığı yerde tarihi eser, arkeologların restorasyon yaptığı yerde faili meçhullerin, kafataslarının bulunduğu ülkedir Türkiye!

3 Ocak 2012 Salı

Satır Başlarından VI



Şu 10 milyon TL’yi kazanan 73 yaşındaki yaşlı amcanın biletlerinden birine 500 bin TL, bir diğerine de 80 bin TL vurduğunu okuyunca beni görenler bir insanlık dramına tanık oldu.   

Önce ‘’hangisi daha erken kalkar ya’’ dedi. Bir süre duymamazlığa verip elimdeki dergiyi okumaya devam ettim. Ancak etrafta ondan ve benden başka kimse olmadığını da görünce 110’u işaret ederek birazdan kalkacağını söyledim. Sonra bir baktım, gecenin ikisinde tanımadığım bir insanı Kadıköy’deki Metro şirketinden Ankara’ya yolçuluyordum. Arkasından el salladığımı görünce de benim de ne kadar gitmeye ihtiyacım olduğunu hissettim.  

Biz aniden önemli karar alması gereken son milletiz niye mi? Al: Fransa'nın kararını duyunca kendinden geçip kendininki sandığı Mazda marka arabayı parçalayan ve eylem sonunda boykotçuyu uyaran arkadaşının 'abi bu senin araba değil, hatta galiba bu Fransız malı da değil'' demesi ve tüm ilgiyi üstüne çekmesiyle sonuçlanan eylemler, aniden alınan boykot kararları yüzündendir.  

Elinde muhabbet kuşu dolu bir kafesle, tıka basa dolu metrobüse binen adam empati kurmaya mı çalıştı acaba?  

Ben devlet kapitalizminin 'mecburen alacaksıncı' pazarlama zihniyetinden bilhassa nefret ediyorum. Mesela Uzunçayır’dan metrobüse binicem ama etraf Hamidiye su dolu. Ben bu suyu içmek istemiyorum arkadaş. Ne adını seviyorum ne de pet şişesini. Ama aynı durum metroda da karşıma çıkınca... Güzergahımdan tiksindim. Bu ara vapuru kullanıyorum…   

Dışarı gezmeye çıkıp da ‘’kantin’’ alıp dönen arkadaşım var.  

Bilim kurgu filmlerinden midir nedir  galiba bizim gezegen çok uluorta duruyor. Önüne gelen Dünya’ya düşüyor. Efendi gibi soruyorsun, ‘’hayırdır’’  diye ‘’en yakın gezegen burasıydı’’ demiyor mu? Mekiğiyle, yarasıyla orada bırakıp lan s.ktirgit diyesi geliyor insanın ama ne yapcan misafir işte…  

Metrobüsün olağanca kalabalığında hiç çekinmeden ayakta zor durduğu halde çekirdek çitleyen insan da gördüm.

Bu kez kısa oldu ama uykum var be hacı.... 




LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Recent Visitors