17 Kasım 2010 Çarşamba

Dana

Sana saygı duyuyorum, dana! Sen umutsun, sen özgürlüksün, sen tutsaklığa direnen 'alırım başımı giderim, efeler gibi hey' diyen, bozkır iklimlerin bağrından kopmuş ama denizlerle de haşır neşir olansın, sen.

Hak vermeye başladım seni dün gece televizyonda görünce, Budistler'e!

Hani sen dün öylece 'deli danalar' gibi koşuyordun ya, -bak alınma, gerçekten çok güzel koşuyordun, beni duyuyorsan- hele o zabıtayı terse yatırışın yok muydu, hani her hangi bir kulüp yöneticisi izlese süper lig de oynarsın yeminen. Ama sen gururlusun dana, Anadolu takımlarından başkasında yer almazsın, bilirim.

Hani koca koca 3 kalın iğne attılar da, sen hâlâ 'bana mısın ulan' demedin ya,  o ne cengaverlikti o, o ne vurdumduymazlıktı o...

Yiğidim...

Angus'a züppe dediler, hırçındır, asidir dediler ama o da delikanlı çıktı. Senin kesildiğinin haberini alınca Balıkesir-Çanakkale yolunu trafiğe kapattı, ahırdaşın. Ama dedim ya sen başka çıktın dana, sen öncü oldun, lider durdun!

Ne diyeyim dana saygı duyuyorum sana direnişine....


Kurban olmamak için 10 km koşup 3 km yüzen danaların danası için tıklayınız...

21 Eylül 2010 Salı

Satır başlarından!

Yazamadık bizde karalayalım dedik:

1 - Vapurdayım. Hastayım. İki sevgili bu hafta salı ve perşembe günleri karada geçinemedikleri her halinden belli olan bir edayla, vapurda da geçinemediklerini belli ettiler. Elimde tostum, portakal suyumdan yudumlanırken ve de yumulurken akan kaşara ‘Sen bana bu şekilde hitap etme hakkını da nerden buluyorsun?’ sesi önce vapurda, sonra tüm Marmara’nın karanlık sularında azalan bir yankıyla son buldu.

Kitabımı okuyacaktım oysa ama karşımda şiddetli bir geçimsizlik baş göstermişti.

Erkek, kız arkadaşının sorduğu soru karşısında gülerek vapurdan dışarı baktı. ‘Acaba evlenmesek mi dedi?’

Tostumun kaşarı dudaklarımla ekmek arasında uzadıkça uzadı…

2 - Uzun süredir kullanmıyordum ama yine açtım facebook’u, yazılarımı yaymak pahasına katlanmaya karar verdim, gizliliğimi koruyamayarak.

3 - Şimdi yazacağım emir kipleri beni çileden çıkardı.



Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama içten içe çok fazla direktife maruz kalıyoruz.

‘Facebook sosyal bir ağdır, hemen üye olun…

(Üstteki metni daha sonra: Facebook tanıdıklarınla iletişim kurmanı ve hayatında olup bitenleri paylaşmanı sağlar, şeklinde değiştirdiler.)
Biraz daha sağdan

Kişisel bir ileti girin!
Arkadaş edinin!

Oturumu sürekli açık tut!

Arkadaş olarak ekle!

Video paylaşın!

Profilinizi güncelleyin!

Uygulamaya gidin!

Ahmet Ayşeye hediye gönderdi, sende gönder!

Yeter!


''Daa-ha fazzz-las-ıı-nı iss tee' diyo...''
4- Oysa ne kadar da zararsız geliyordu çocukluk yıllarımda ‘Daha fazlasını iste’ diyen reklam sloganı.

5 - Bilmem siz de fark etttiniz mi, artık takip etmiyor martılar vapurları, ya da simit atmıyor uzun bir süredir martılara vapur yolcuları…

6 – Kadınlar gerçekten de güzel olduklarını duydukça mantıklı düşünme ve hareket etme yeteneklerini kaybediyorlar. Ve silah oluyor dış görünüşleri karşı cinse hükmetme pahasına. Küçük bir not kadın insana: Dişiliğiniz silahınız olmamalı zira o asaletinizin bir referansıdır...

7 – Yol ortasında toplanmış güvercinler yemek yerken üzerlerine ağzı beş karış açık, dili dışarıda, kahkahalarla koşan çocuğu anlıyorum ama seni anlamıyorum Eminönün’deki kuşlara demir bilya atan varlık.

8 - Her şey bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandı, sanırım. Eminim 'O' da böyle olsun istemiyordu. 1, 2, 3, 4 derken "O" da vazgeçti kitap göndermekten.

9 – Son olarak; Geçen gece rüyamda ölmüştüm. Uzatmayacağım. Büyükçe bir kapının önünde dizilmiş bekliyorduk ölen diğer bedenlerin ruhlarıyla. İçeri girmeye çalıştım, uçurumdan düşenler vardı.Düşüşlerini izliyordum -girenler oldu mu, bilmiyorum, o kapıdan- ama kapıyı her zorladığımda üzerime kapanıyordu…

20 Eylül 2010 Pazartesi

31 Ağustos 2010 Salı

Fıtratında yoktur insanın vazgeçmek!


Fıtratında yoktu insanın vazgeçmek, çok şeyden vazgeçmişti insan. ‘Üzülmemeli ’ dedi karga: ‘Ne de olsa ‘insan!’… Şaşırmıştı ilk bir asır yaşadıklarına ve anlatmaya devam etti, karga, kendi kadar yaşaması muhtemel olmayan karga çocuklarına.  Tabiatından bir diğer örnek veremedi, bir parçasını reddeden, bir başka mahlûkattan. Bahsedemedi. Tüm orman bir deniz kenarında onu dinlemekteydi. kral bile saygı göstermekteydi, anlattıklarına. Hiç kimsenin görmediklerini anlattı. Nasıl yerleştiklerini anlattı buralara, ona da büyük büyük ‘karga’ dedeleri anlatmıştı.

Sesler duyulmaya başlamıştı, metal sesleri…  Korkunç bir çığlık duyuldu ormanın derinliklerinde! 

İşte son çınar, son meşe, son kavak ve son çamın da yıkılış sesleri gelmişti. Nehir, denize kusuyordu, oysa ki bir zamanlar somonlar akıntıdan hızlı karışırdı denize, artık yaşadıkları yerin kokusu kaybolmuş olacaktı ki dönemedi hiçbiri... Bir katilin küçük bir kadını öldürürken ki sahnesi gibiydi gördükleri, nehir kustukça geri çekiliyordu, balıklar, köşeye sıkışıyordu canlı kalanlar. Martı ve karabatak vazgeçmişti, avlanmaktan sadece serinlemek isterken, vurdu katran dolu dalga, uçamadılar bir daha… 

Batmanlı bir karga anlattı Hasankeyf’i, sonra duramadı yerinde Rizeli Karga anlattı Gürgen Deresi’ni, İkizdere’yi, HES’i ve İzmirli karga anlattı, Allionoi’yi… 

Canları acıdı, gözyaşı döktü ‘aslan kral’, sırtlan gülemiyordu artık, maymunun efendiliği tutmuştu, ötmedi bülbül suspus olmuştu… 

İşte o gün yazıldı bu son sözler. Doğa vazgeçtiği gün tüm insanlardan, ‘mahlûkat’ duydu bu sözleri ve her kelimesinde titredi ve daha da büyüdü gözleri korkudan… 

Fıtratında yoktur insanın vazgeçmek! 

Çok şeyden vazgeçmişti, insan. 

Değil midir, ki “o”   bir elma uğruna,  

Cenneti ayakları ile yıkan...

Neylersin ki bir yaşam aralığına sığdırılan buydu; ancak hilkat böyle değildi…


22 Temmuz 2010 Perşembe

Sokak Oyunlarından

İlk defa oynamıştı şu bowling denen oyunu, iyiydi de, gülerek sorduk...'Biz küçükken sokaklarda çok 9 taş oynadık, belki ondandır!' dedi çocuk.

Ee peki heykel traşlık nerden çıktı dedik, onda da iyisin be adam; Bilirsiniz aynı çocukluğu yaşadık ve malum asfaltla çok sonra tanıştık, çamurdan çok kap-kacak takımı yaptık'dedi. Çok güldük, sonra üzüldük şimdinin çocuklarına...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Çağrılaşma (Belgesel)

                                                                                    Ankara-İstanbul arası trendeyiz.

Bir şarkının en fazla üçüncü bilemedin dördüncü notasında susturuldu hep. Hayır, üstelik bir de hatırlayamıyorum, deli olacağım. Kimdi, kimdi? Ses arkadan gelmişti. Uygun adım yanaşmaktayım, sese. Yaşı önemli değil; ama hala vagonun en arkasında, koltukta mutlulukla ve heyecanla çağrılaşmaktaydı… Bana baktı, ürkütmemeye çalıştım. Melodi sıradan bir melodiydi, fark ettim; ama bozuntuya vermedim. Yaptığı şeyi her nasıl anlamlandırıyorsa, anlamlandırmaya devam etsin istedim. Nesli tükenmekte olan son “çağrılaşan insan”dı “O” bir belgeselci edası takınmıştım. Bu durumun ona nasıl bir mutluluk verdiğini anlamadım, acayip mutluydu, kıskandım. Takip ettim, yemekli vagona gitti. Yandaki masaya da ben oturdum. Mutlu mutlu bir şeyler içti, içtim ama ayrı ayrı içtik. Mutlu olan o idi, merakla izleyen ben. Bir ara mutsuzlaştı, telefonu yine eline aldı. Kulağına götürdü, masaya bıraktı, kulağına götürdü masaya bıraktı… Sabahın dördüydü eskimiş bir şehirdeydik. Öğrenci insanlar bindi, gittim baktım yerime biri oturmuş, güzel uyuyordu, canım. Dokunmadım, öğrenciydi. “Çağrılaşan insanın yanına geldim hala mutsuzdu. Telefonun sesi kesilmişti. “Koşullandı dedim kendi kendime.” “Demek ki sesi düzenli aralıklarla duymayınca üzülüyor”. Telefonumun melodisini değiştirdim, diğer telefonumla çaldırıp, kapadım. Bir an irkildi, telefonuna bakınca daha da irkildi, irileşti, büyüdü sanki. Bana baktı, sanki onun yaşam alanına saldırmıştım. Homurdandı, tırtstım. Kalkamadım. Yerimde de öğrenci insan yatmaktaydı, “vaz-caydım” (Vazgeçmek ve yapmak arası ikilemde kalmadan önce, yapacağı varsa da yapmayacağı ya da yapamayacağı eylemin oluşturduğu hal.) Sinirli sinirli uyudu. Tel çaldı, duymadı, yine, yine, yine… Haydarpaşa garına geldik. Kalktım. Masadaki telefonuna göz ucuyla baktım, “99 calling” ups ao! Binlerce parmak hareketi, nasıl bir coşkuydu bu. Çağrılaşan insan kalkmıştı, vagondan çıkmadan yüzüne baktım, dudakları geriniyordu…

30 Haziran 2010 Çarşamba

Üçleme

Sanata başlarken; sanat sanat içindir, sanat para içindir, sanat karı kız içindir… Bir insan sanatın evrelerini böyle yorumluyorsa o insan insanlıktan çıkmıştır, diyecektim; ama bunun beni saçma sapan bir durma düşüreceğini düşünüp hiç tanımadığım bir insanın üzerine atmayı tercih ederim…Tamam konuyu kapatalım!

Yeşil Spor Ayakkabıma



Eski yeşil, sarı ayakkabımı özledim… Eski sevgililerimi özler gibi bakıyorum fotoğraflarına:), ayakkabılarımın evet, fotoğraflarını çekiyorum ben, ayakkabılarımın. Çok yürüyorum onlarla ya, böyle herkesin ayakkabısı minibüse, taksiye,özel arabaya biniyor ya, yağmurda ben, onları yürütüyorum… Üzülüyorum şimdi o zamanlarda yürüttüğüme...

Kelebek

Bu gün bir kelebek beni Haydarpaşa Lisesi’nden rıhtıma kadar takip etti, bir ara tam kayboldu dedim, “off vay anasını” kelebek iş bankasının yuvarlak ve büyük kolonlarına yapışmış beni kesiyordu, uzaktan. (Hani böyle saklambaç oynarsın, hafiften kafanı çıkarısın sobelenirsin ya işte öyle yakaladım, sinsi kelebeği:) O kelebekten korkulur, çok sinsi hiç yakıştıramadım, “ayıp yapma” dedim,kelebeğe…

21 Haziran 2010 Pazartesi

Laf

Tamlayan, tamlanandan arif olmalı! (ysnbzdmr)

25 Mayıs 2010 Salı

Gemi

Kurumuş bir su yatağında kalmış,
Bir çift kağıttan gemi.
Kim bilir hangi nehrin densizliği idi,
Rüzgar bile kabullenememişti, bu vazgeçilmişliği...

02/02/2010 Bingöl/Kiğı

Laf

İnsan buralarda bir zamanlar içinde bulunan ve adam akıllı yalnız kalıncaya kadar hissiyatına varılmayan ne kadar boşluk varsa, geride bıraktıkları ile doldurmaya çalışıyor, sevmese bile, nefret etse bile. Bile, bile ruhuna yerleştiriyor! (ysnbzdmr)
                                                                                      19/02/2010 Bingöl/Kiğı  Rakım:1340

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Recent Visitors